Vatandan Uzaktaki Gönül Elçileri
Gurbetçiler yavaş yavaş dönüyor. Bavullar kapanıyor, arabalar yollara düşüyor, havaalanlarında vedalar yeniden başlıyor. Memleket bir süreliğine kalabalıklaştı, sonra yine eski sessizliğine dönecek. Fakat gurbetçinin gidişiyle her şey bitmiyor. Çünkü onların ardında bıraktığı soru hâlâ ortada duruyor:
Biz gurbetçimizi gerçekten özlüyor muyuz, yoksa yalnızca geldiğinde kazandıracağı parayı mı özlüyoruz?
Ne seninle ne sensiz bir hâle geldik.
Bir yandan “Gurbetçiler gelsin, esnafın yüzü gülsün” deniliyor; öte yandan geldiklerinde sanki sırtlarında memlekete taşımak zorunda oldukları bir yük varmış gibi davranılıyor. Kimi “oh, iyi oldu gittiler” diyor, kimi umduğunu bulamadığı için hayıflanıyor. Bir tarafta beklenti, diğer tarafta kırgınlık…
Peki gurbetçi ne istiyor?
Çoğu zaman ne ayrıcalık ne imtiyaz ne de özel muamele…
Bir güler yüz, bir tatlı dil, biraz samimiyet.
Çünkü onların Türkiye’ye gelişi yalnızca “tatil” değildir. Bu geliş, çoğu zaman sıla-i rahimdir. Yıllardır göremediği annesine, babasına, kardeşine, akrabasına, dostuna kavuşmaktır. Bir mezarın başında dua etmek, çocukluğunun sokağından geçmek, eski bir komşunun kapısını çalmaktır.
Gurbette yaşamak dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir. İnsan kazandığı parayı anlatabilir ama özlediği bir annenin sesini, yetişemediği bir cenazenin acısını, bayramda boş kalan sandalyesini anlatamaz.
Son yıllarda ise bu gönül bağını inciten bir şeyler oluyor.
“Gurbetçi geliyor, fiyatlar yükseliyor.”
“Gurbetçiye
iki-üç misli fiyat söylendi.”
“Esnaf gurbetçi
bekledi, umduğunu bulamadı.”
Bunları sık sık duyuyor, okuyoruz.
Elbette her esnafı, her işletmeyi aynı kefeye koyamayız. Fakat birkaç kötü örnek bile güven duygusunu zedelemeye yetiyor. Kendisine “yolunacak kaz” gibi davranıldığını düşünen insan da alışverişini başka yerde yapıyor, harcamasını azaltıyor, bir sonraki gelişinde başka seçenekler arıyor.
Sonra da “Gurbetçi neden harcamıyor?” diye soruyoruz.
Belki de asıl soru şu olmalı:
Biz ona kendisini değerli hissettirdik mi?
Gurbetçiyi yalnızca döviz getiren insan olarak görürsek, aslında kendi dalımızı keseriz. Çünkü bu insanlar yalnızca para getirmiyor; bağ getiriyor, akrabalık getiriyor, kültür getiriyor, memleketle kurulan canlı bir köprü getiriyor.
Onlar bu ülkenin üvey evladı değildir.
Hatta üvey evlat demek bile haksızlık…
Onlar bu vatanın asli evlatları, bu ülkenin vatandaşlarıdır.
Sadece hayatlarını başka bir coğrafyada sürdürüyorlar.
Onları küstürmek, yalnızca bir müşteriyi kaybetmek değildir. Bir aile bağını, bir gönül köprüsünü, bir neslin memleketle ilişkisini zayıflatmaktır.
Bugün genç bir gurbetçi “Burada istenmiyorum” duygusuna kapılırsa, yarın çocuğuna memleket sevgisini nasıl anlatacak?
İşte asıl kayıp burada başlar.
Gurbetçinin sırtında zaten yeterince yük var.
Bir de bizim kırgınlığımızı yük etmeyelim.
Bırakalım bu vatanın kapıları onlara her gelişlerinde aynı sıcaklıkla açılsın.
Çünkü gurbetçinin istediği servet değil.
Bir “Hoş geldin”dir.
Ve bazen bir insanı memleketine bağlayan en güçlü şey, cebine konan değil, gönlüne bırakılan güzel bir sözdür.
